ARŞİV


MODERN MAHKUMİYET ADASI: KIBRISLI TÜRKLER
                  
Genç nüfus, her ülkede olduğu üzere Kıbrıs’ın Türk kesiminde de toplumun temel taşını oluşturmaktadır. Ancak onları, diğerlerinden ayıran önemi bir kıstas, yakın tarihte şimdiki üçüncü ve dördüncü kuşağın yaşamış olduğu siyasal ve toplumsal krizdir. Gençler, bu krizin meyveleri olarak, “tanımsızlık-kimliksizlik” mirasını istemeyerek devir almış bir kuşak olarak, Türk kesiminin özlemle beklediği çözüme ulaştırabilecek bir nesil olmaları umut edilirken, sorunun kökünde başka kıstaslar göze çarpmaktadır.
          Yakın tarihte (1963) ebeveynlerinin soykırıma tabi tutulması, diğer ülkelerce ambargo uygulanması ve izole edilmiş olarak Ada’da modern mahkumiyet hayatı yaşamış olmaları, esasında Kıbrıslı Türk gençlerde bir kompleks oluşturmuştur. Bunun adı “belirsiz bir toplum” olarak, geleceğin onlar için neler getireceğini bilmemelerinden dolayı, kendilerini dış dünyaya kabul ettirme telaşıdır.
          Öyle ki, 2004 Referandumundan da anlaşılacağı üzere gençler, ebeveynlerinin bıraktığı mirasın (!) temsilcisi olmayacaklarını oylarken, dış dünyaya entegrasyon adına adım atmak istediklerini belirtmişlerdir. Onların, provoke edilmiş bu tutumları Batı’lı devletlerce, Avrupa Birliği’ne giriş koşulu olarak öne sürülmüş ancak söz baki kalmayınca gençlerin güvendiği Batı Dağlarına kar yağmıştır. Gençler artık batı ile adsız devletlerin arasında gel-gitler yaşamaktadır.
          Küçük Ada’nın geleceği, büyük sorun oluşturup Batı’lı devletlerce uluslararası platformda kriz meselesi olarak ele alınırken, öte yandan Rum kesimi Avrupa Birliği’ne alınmıştır.
    Kıbrıslı Türk gençler, ideal ile gerçek arasında kalmışlardır. İdeal, olması istenendir; gerçek, olması şimdilik mümkün olmayandır. Oysa biliyoruz ki toplumun mutluluğu ideal ile gerçeğin örtüştüğü zamanlarda olmaktadır. Onlar bu idealin gerçekle örtüşmesi için bile ne yapmış olurlarsa olsunlar, Avrupa Birliği üyesi olmayacaklarını
      Ünlü ressam Gauguin (resmettiği tabloya verdiği adla): “Kimiz, kimlerdeniz; nerden gelmiş nereye gideriz?” diye sorar. Tıpkı Kıbrıslı Türkün sorduğu gibi. Bu sualin bir dayanak bulamadığı taktirde birey ile toplumun belirsizlik sendromu yaşayacağı muhakkaktır. Her toplumun, bir kültürü olması gerektiği savından hareketle, aşağıdaki şemada gösterildiği üzere şayet toplumsal kültürü şaibeli ise şemanın diğer sekiz birimi sağlıklı işleyemez. Böylelikle şaibeli kültür, yabancı kültürel kodlar yönlendirilmeye ve yozlaşmaya başlar. Kıbrıslı Türklerde bu birimlerin içi tamamen kendi dokularına ait değildir. Ait olmadığı için de orada bir milli bütünlüğün oluşturulması zor görünmektedir. Buradaki en büyük kabahat topluma yön veren “devlet yönetme sanatından” yoksun ilgililerin ilgisizlikleridir. Devletin yegane görevi, kültürel kodlamalar doğrultusunda ülkeyi yönetmek olduğuna göre evvela bu kurumun kültür konusunu özellikle eğitim sektörüne yansıtması gerekmektedir. Eğitim yoluyla diğer yedi kod zaten üstüne düşen vazifeyi kendiliğinden yapacaktır zaten.

Aşağıdaki göstergede, toplumu oluşturan ve onu ayakta tutan maddeler bulunmaktadır:

                   TOPLUM = KÜLTÜR=EĞİTİM=7 KOD ŞEMASI

1- TÖRE
2- EĞİTİM
3- ÇEVRE
4- TEKNOLOJİ
5- EKONOMİ
6- YÖNETİM/HUKUK
7- SANAT
8- AİLE

Bunlardan birini değiştirmeye kalkıştığımızda, her şey çöker. Buradan da anlaşılacağı üzere, her şey her şeye bağlıdır, bağımlıdır. Burada dikkate dilecek önemli bir husus şudur: Bu maddeler birbirlerine “insan” yani “toplum” olgusu ile bağlıdırlar. Toplum da  “dille“ birbirine bağlıdır. Kıbrıs’ın Türk kesiminde konuşulan “dilin” kendine has bir üslubu vardır ancak buna “öz dil” denilmeyeceği kesindir. Dil töresinin olmayışı, kültürleşme sürecinin başarılı geçmemiş olmasından kaynaklanmaktadır.
Sıcakla, soğuk arasında gel-gitler yaşayan bu belirsizlik-tanımsızlık kısa vadede çözülemez görünmektedir. Kıbrıs’ın Türk kesiminde sorunun çözümü evvela bilinmelidir ki siyasal boyutta değildir. Önce “toplumsal kimliğin” elden geçirilmesi, ona “ruh” katılması gerekmektedir. Böylelikle siyasal boyutta sorunlar zaten “çözüme” “tatlıya” mecburen ulaşacaktır. Hem de bizim lehimize...

GÖKÇEN ÇATLI

 

ÇOCUK EĞİTİMİ VE KÜLTÜR KAVRAMI [1]

“Sorgulanmayan hayat yaşanmamıştır [2]” diyerek Türk kültürüne çokça benzetilen ancak eğitim alanındaki farklılığıyla göze çarpan Japon kültürünün eğitim alışkanlığını mevzu etmek istiyorum.
Sosyal bilimlerin ana temalarından biri olan kimlik/kültür kavramı, kimilerini bize yakın kılarken kimilerini de bizlerden ayıran belirleyici bir özelliğe sahiptir. Türk ve Japon kültürünün ortak payesi, ataerkil toplumsal rol işlevleridir. Bu yapıya göre erkek, ailenin egemen gücü olarak ilerlemeyi yani geleceği, kadın da çekirdek ailenin destekleyicisi olarak dengeyi koruyan yani örf ve ananeleri yeni kuşağa aktarmakla görevli kişilerdir. Japonlarda yeni kuşağın eğitilmesi -ağırlıklı olarak- tıpkı bizdeki gibi annelere düşmektedir. Türk kültürümüzde anne tüm şefkat ve sorumluluğuyla çocuğuna gereken bakımı esirgemezken, Japon annede aynı ilgiyle ama bir noktada bizden ayrışarak çocuğunu yeni hayata hazırlar.
Japonlarda eğitim ‘sıfır’ yaşında başlamaktadır. Yeni doğan üç yaşına kadar, bir mucize gibi son derece itinalı bir bakıma tabii tutulmaktadır [3]. Bu bakımı belirleyen toplumsal Japon tabusuna göre bebek ağlatılmaz çünkü annenin onun ağlamasına “fırsat” vermesi ayıp olarak karşılanmaktadır. Aslında annenin bebeğini ağlatmamak üzere verdiği mücadele, topluma duyulan saygınında bir göstergesidir. Bu saygı ülkenin geleceğine ve ortak geçmişine duyulan bağlılığı pekiştirmektedir. Bu manevi bağlılık bireylerin ulusal gelire yönelik aldıkları misyonu da beraberinde getirdiğinden, Japon mucizesi kendini her daim güçlü kılabilmektedir.
“Sorgulanmayan hayat yaşanmamışlıktır” tümcesiyle, Japonlar kendi varoluş sebeplerini toplumsal bir şükran gördüklerinden onlar sorgulanmış ve bireyin ayakta kalabilmesinin en mantıklı yolunu toplumun ayakta kalmasıyla çözmüşlerdir. Sorgulayan, iz süren kişi bilgiye sahip olandır. Bilginin bir güç olduğunu düşünürsek, toplumun dengeli sürekliliği için bilgili yeni nesillere yönelik eğitim çalışmalarının desteklenmesi bir zorunluluktur. Japonlar bunu sıfır yaşında başlatır demiştik. Çocuk yetişkin olana dek bilgiyle güçlenir ve o vakit onu güçlü yapan toplumun kurallarına minnet duyarak borcunu “çalışarak” öder. Birey olan Japon çok çalışır. En mütevazı haliyle iş hayatına temizlik personeli gibi atılır ve şayet gururuna yenik düşmezse bir üst kademeye yükseltilmekle ödüllendirilir. Bizim kültürümüze sonradan uyarlanan “gemisini kurtaran kaptan” gibi deyimler (atasözü olmaması ata kültürümüzün kalitesini bir kez daha göstermektedir) küreselleşme (globalleşme) etkisiyle, modern ve post-modern yaşam akımına ayak uydurmaya çalışırken, ekonomik sektörde gelişmekte olan toplumumuzun sosyal bütünde dejenerasyonunu doğurmuştur. Post-modern yaşam alışkanlığına göre, kalabalık için yalnız adam hali görülmektedir. Post-modernizme göre insanın düşünemeyeceği düşünce-tadamayacağı tat, göremeyeceği yer kalmamıştır. İnsan sosyal manada özgürdür, bireycidir ve zevklerle renkler görecelidir. Son derece “post” olan bu modern anlayışın doğurduğu en büyük aksaklık, kişinin yalnızlığıdır. Post-modern adamı her düşünceyi seçmekte özgür olsa da, her yere girse de, her tadı tatsa da; seçtiği onu seçmeme özgürlüğüne sahipken, giremediği gönüllerin yalnızlığıyla Halil İbrahim Sofrası’nda şerbet tatsa da, tadı acı olacaktır.     
Buna göre, değişen (her değişmenin gelişme olmadığını belirtmekte fayda var) Türk kültüründe çocuk topluma duyduğu bağlılık ve minnetle beraber tanıdık eşrafın çocuklarıyla aslında -istem dışı olsa da- yarış içinde olmak zorundadır. Bu zorunluluk, toplumda bir rol kapmaya yönelme zorunluluğudur. Çünkü hayat zordur ve ebeveyn kendi yaşadıklarını “bireysel” manada ele alıp, çocuğunun “bireysel” olarak boş olan en iyi hayat şartları kontenjanından payesini almasını arzular. Elbette ebeveynin bu en doğal hakkıdır ancak maddi sorunu olmayan ailenin çocuğuna kıyasla maddi hezeyanlı ailenin çocuğunun hak edilmiş boş kontenjandan yararlanması da neredeyse bir hayaldir. Harcanan emekle ve yaşanmışlıkla hak edilmeyen iyi hayat kontenjan sahibi elbette dengeli olmayan icraatlarıyla, dengesiz bir sosyal adalet intibası bırakacaktır. Bu evrensel karşıtlığı bir Arap atasözü şöyle dile getiriyor:
Kardeşime karşı Ben,
Yeğenimize karşı kardeşim ve Ben,
Yabancıya karşı yeğenimiz, kardeşim ve Ben.
Buna göre Benliğin öne planda olduğu ve herkesin herkese karşı olduğu bir dünyada yaşıyor ancak ötekinden de manevi boyutumuz gereği çok şükür ki vazgeçmiyoruz.

Japonlarda toplumsal deneyimler ön plandadır; Türk kültürümüzde ebeveynin deneyimleri ön planda tutulur. Oysa biz Türkler, “bizi biz” yapan değerlerimizi tehlikeye atmış oluyoruz. Farklılıklarımız çoğalıyor ve ortak payelerimiz böylece azalıyor. Japonlarda ortak paye benzer olmak ve topluma ayak uydurmaktadır. Türklerde ise ortak paye farklı olmak ve diğerlerinden bir adım önde olmak için çabalamaktır. Ziya Gökalp’in dediği üzere “Söylemek kolay, yapmak zordur” ancak herkese ortak payeler ve yeni atılımlar için farklı fikirler ortaya koymayı diliyorum.     

 

                                GÖKÇEN ÇATLI


[1] Yazarın Notu: Yazıda ele aldığım Türk ve Japon kültürü üzerine sosyal antropoloji sapmaları genele özeldir. İstisnaların olması kaçınılmazdır ancak kaideyi bozmaz.

[2] Sokrates, Savuma: 38 a.

[3] Güvenç, Bozkurt; 1980, Japon Kültürü, Türkiye İş Bankası: İstanbul

 

 

DÜŞÜNCELERİM...

GÖKÇEN ÇATLI

Bütün dünya ülkelerinin, ortak bir sorununa dikkatlerinizi çekmek istiyorum. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, dünyada olduğu üzere Türk siyasi hayatında da lider krizi yaşanmaktadır. Peki, doğru liderler mazide mi kaldı? Elbette ki iyiler hep geride kaldı mantalitesine sahip değilim ve bu doğrultuda, geçmişteki siyasilere de kesinlikle dönelim demiyorum. Ben hep ilerlemekten, eskiyi iyi yönleriyle geleceğe taşımaktan, dejenerasyonsuz yeniliklerden yanayım. Esas derdim şunlar: Eski liderler, sevap-günahlarıyla yönetime gelip, sevap-günahlarıyla koltuğu devrederlerdi. Günahlar, “bölgeseldi” ve şimdikilere nazaran daha az can yakmaktaydı. Öyle ki ülke, ülkeye savaş ilan ediyor; ordusu iyi savaşan, kaybettiklerinin üzüntüsünü kazandıklarıyla gideriyordu. Oysa şimdi kazanan, savaş ilan edilmeden belli. Kazanan hep aynı. Kazanan günahkar. İletişim sektörünün çağ atlamasıyla, eskiden kalma Bizans entrikalarını artık tarih, tarih olmadan öğrenme imkanlarımız mevcut. Bu sebeple, ülkeler şeffaf politikalar izlemeseler dahi, gerçekleri anında öğrenebilmek eskisi gibi espiyonaj işi değil. Buralardan hareketle ben, yeni dünya siyasi anlayışını,, insanlılğı küçük düşürdüğünü ve ahlaksal olarak değerlerle dalga geçtiği için yüz kızartıcı buluyorum.

Liderlik vasıflarına sahip ve bu vasıflara, sandık sonrası bağlı kalan bir tane lider bile ne yazık ki yok. Hükümetler, halkın taleplerine sağır kesilerek, devrilen Saddam rejiminden farklı mı hareket etmiş oluyorlar. ABD’nin aylarca diline doladığı Saddam hakkında, artık tek satır kelam etmemesi ne lakayit bir siyasettir. Dünyayı, olası terör saldırısı dehşetiyle aylarca diken üstünde tutan ABD yönetiminin, şu an ki suskunluğu anlamsız gelmiyor mu hepimize.

ABD’nin, karşısında telaşa kapıldığı Saddam’ın sokak arası çetelerden meğerse bir farkı yokmuş! Bu nasıl bir terör anlayışıdır ki, ani başladığı gibi aniden kesiliverdi. Bunlar bana hiç inandırıcı gelmiyor. Bir olay ancak bir manipülasyonla, bu denli popüler edilir ve aynı şekilde aniden gündemden düşürülür. Başlangıcından bu yana, iddia edilenin tersini düşündüğüm bu sahte ve kasten yaratılmış terör olaylarının insanlık tarihi açısından vebali elbette sapık yönetimlerin iktidarlarından kaynaklanmakta ama onlar hala iş başında. Yönetimlerin bu denli çirkinleşebileceğine şahit olmak utanç verici. Bir Türk olarak, yanı başımızda cereyan eden Irak açık arttırımında, Türkiye’nin bu oyuna alet olmasını ve ses çıkarmamasını görmek, ne büyük işkence. Türkiye elbette fena rezil edildi ya da kendisi rezil olmayı seçti. Daha geçen yıla kadar Türkiye’nin büyüklüğünden baseden Irak’taki aşiret başlarının, bugün ülkemize meydan okurcasına diklenmesi, ne büyük fiyasko. Bugün ekonominin iyileşmesinden yana beyanatlar veren AKP hükümeti, Türkiye’nin haysiyetine zarar veren dış politikası hakkında ne diyecek? Birileri hakkında sürekli olumsuz düşünmek, aklı selim biri için pek kolay değil ama Türk siyasi hayatının haysiyetinin kalmadığını görünce dil de, el de sivrileşiyor işte. Gönül de, dil de, el de dış politikada milli; iç politikada küresel kararlar alan bir yönetim hakkında övgüler yazmak istiyor. Bu özlemim dolayısıyla, hükümet karşıtı olduğum için aldığım devlet terbiyemden utanıyorum.


KÜRESELLEŞME NAMLUSUNDA SANAL MİLLİYETÇİLİK

GÖKÇEN ÇATLI

Yaşamakta olduğumuz yüzyılın bu son dönemine post-modern dendiğini artık hepimiz biliyoruz. Post-modernlik, gerçeklik olarak kabul ettiğimiz herşeyin katıldığımız topluma bağımlı olduğunu ileri sürer. Saltık gerçeklik yoktur. Tersine, gerçeklik katıldığımız gruba görelidir. O halde hak, özgürlük, türe, güzellik vb. gibi kavramlar geçersizdir. Tümü göreli gerçeklerdir. Benim için hak, onun için özgürlük, senin için türe, ona göre güzel. Buraya kadar herşey güzel ama her akımın başka bir güçlüğe karşı oluştuğunu (ya da tersini) düşünürsek, post-moderlik küreselleşmeyi doğurmuştur diyemez miyiz? En azından etki, tepkiyi doğurur mantığından hareketle. Günlük hayatta çokça kullandığımız “zevkler ve renkler tartışılmaz” mantalitesine dahi aykırı olan küreselleşme, Napoléon’un ünlü “para para para” tabiriyle hortlamış olan Avrupa’lı bir canavar olamaz mı? Diyelim ki renkler de, zevkler de tartışılır ve herkes için en güzel renk beyaz, en hoş zevk de tatil yapmak olsun. Beyaz üzerine kurulmuş olan bir dünyada sürekli tatil yapan insanlar... imdat demez mi insan? Elbette bu örnek pek bir abartılı kaçtı ama Avrupa Birliği’ne üye toplumların yapılarındaki benzerlikler, yanılmalardan ibaret olamaz mı?

Kişiler, toplumları oluşturuyorsa olur ama toplum yaratılarak, bireylere yön veriliyorsa olmaz. Ben kişilerin toplumları oluşturduğu fikrini benimseyenlerden olduğumdan, bir ideal yapı üzerine inşa edilmiş siyasal bir birliğin, 9 şiddetinde bir depremle çökeceğini biliyorum. Küreselleşme, benzersizliklerin birleşmesini öngördüğünden, katı surette dengeli bir yapı kuramayacaktır. Çünkü benzerlikler barışı sağlasa da, benzemeyen yönler de ayrılığın imkansız olduğunu gerektirmez. 1980’li yılların ortalarında kapitalist dünya ekonomisinin yaşadığı sorunlara Harward, Stanford, Princeton gibi ABD işletme okullarında çare bulmaya çalışanlar, küreselleşme fikrini icat etmişlerdir. Küreselleşme kavramı bugün İMF, OECD, Dünya Bankası gibi uluslar üstü finans çevrelerinin desteği ile, dünya insanlığının tek kurtuluş reçetesi olarak reklamı yapılıyor. 6 yaşındaki kuzenim bana IMF’nin nerede olduğunu sorduğunda, durumun vahimiyetini daha iyi anladım. Küçük kuzenim İMF’nin bir ülke olduğunu sanıyor olmalı. Ne acı değil mi?

“Batı jargonuyla şu globalleşmeyi” biraz daha deşelim. Küreselleşme, bütün dünya ülkeleri için tek merkezciliktir. Bu da geniş bir alanda, dar bir kapsamda bir sıkışmadır. Tek kültürlü bir dünyanın sistemleştirilmesidir. Dünya Coca-Cola ve hamburger pazarı ile ekonomik olarak genişlemiş, çeşit olarak daralmıştır. Dünya tek bir pazar halini almıştır. Yani sermayenin pazarsız, işçilerin ulusal oldukları bir pazar. Buna göre kamu mülkiyetleri özelleştirilerek, devlet kavramı ortadan kaldırılmak isteniyor. Yaradılışa tezat, tarihe inat, geleceğe menfaatle bakan bir canavarın gözüyle elbette. Peki küreselleşme özetle neler yarattı: Bilgisayardaki para dolaşımı, kumarhaneciliğe dönüştü. Etnik ve bölgesel savaşlar çoğaldı. Dinsel alan yeniden güç kazandı. Cemaatçilik arttı. Mikro-milliyetçilik hareketleri, fanatiklik düzeyinde geri dönüş yaşadı. Dünya küçüldü ama yalnızlık büyüdü. Durum bu iken insanın aklına, “İnsanlık tarihi” sonuna mı geldi diye düşünmeden edemiyor. Hoş, bana göre karamsarlığa düşmemizi gerektiren küreselleşmenin IMF tarzındaki boyutları siyasette, demokraside ve serbest piyasa ekonomisinde insanlığın son evresine ulaştığını sistemleştirilmeye çalışarak, kendisini “tanrılaştırmış” böylece dünya ekonomisin çok uluslu şirketler aracılığı ile yönlendirilmesini ve ulus devletlerin etkinliğini yitirmesini dayatmış, Amerikan yaşam biçimini ve Hollywood kültürünü tüm dünya insanlığın vazgeçilmez hayat tarzı haline getirmekle, neredeyse bütün dünyayı aynılaştırarak yasal düzenlemelerle demokratik hukuk devletlerini de tehdit etmeye başlamıştır ama... Bir günde dünyada dolaşan para, Japonya’nın bir yıllık ticaret gelirinden fazla. İngiliz malı, Japon malı, Amerikan malından söz ederken aslında bu malların Kore’de üretilmiş, montajının Malezya’da tamamlanmış, Taiwan’da bir araya getirilmiş ve sonrada yapılmış olması gereken ülkeye (satışının yapıldığı yere) gönderildiğine hep birlikte şahit olmaktayız.

İletişim sektörü ve medya gittikçe Amerikanlaşan bir global kültürün egemenliği altına girdi. Bu anlayış ulusal devletlerin, uluslararası mali sermaye karşısındaki pazarlık gücünü de azaltıyor. Bu süreç dışa karşı zayıf, ancak içeriden halkın taleplerini göz önüne almayan baskıcı hükümetler yarattı. Çünkü hükümetler kendilerini seçen halka, verdikleri sözlere önceliği tanımıyor, önceliği uluslararası mali sermayeye veriyorlar. Böylece yabancı sermaye cezbediliyor. Durum böyle olunca da demokrasi, seçmen ve kamuoyu denetimini-etkinliğini yitirdi. Yoksulluk ve işsizlik kronikleşerek, bireysel zenginlikler ve gösteriş çirkin boyutlara ulaştı. Bireysel zenginliklerin karşısında da güçsüzler hep kaybeder oldu. Giderek de onlara ait hiçbir şey kalmayacak. Çünkü küreselleşme ile birlikte maddiyat değerlendi. Bugün bu oluşuma karşı duranlar, 19. yüzyılın değer yargılarını taşımakla, dinozorlukla suçlansa dahi artık büyük bir çoğunluk, küreselleşmenin olumsuz etkilerini sorguluyor. Çünkü o da krize girmedi mi? Örneğin Bill Clinton’un danışmanı Benjamin Barber “Jihad versa McWorld” adlı kitabında, küreselleşmenin McWorld kavramını tüm dünya insanlığına nasıl dayattığını ve sonuçlarının endişe verici boyutlara ulaştığını açıklıyor. Coca-Cola, Levi’s, Kentucky Fried Chicken, MTV... ABD’nin kendini pazarladığı bir vitrin haline geldi. Ekonominin evrenselleşmesi bu nedenle tehlikeli boyutlara geldi. Çünkü bu tek tip kültür, yöresel farklılıkları, ulusların egemenliğini ve demokrasiyi tehdit ediyor. Bunu en net biçimde Le Monde, New York Times, Die Zeit gibi gazetelerin ekonomi sayfalarında görebiliriz. Çünkü tekeller yoğunlaşmıştır. Burada tek tip dünya vardır. Politika sayfalarına baktığımızda ise kabile, sivil, etnik savaşlarla bölünmüş bir dünya görülür. Buradan anlaşılacağı üzere küreselleşme ile birlikte yerel sorunlar çoğalmıştır. Örneğin Tokugava - Edo dönemindeki (1603-1867) Japonya, merkezi feodalite sistemindeyken, Hıristiyan misyonerlerin kendi topraklarında dini propaganda yaptıklarını anlayınca, kapılarını dış dünyaya kapatmış ancak bunun yanlışlığını, Meiji döneminde (1867 - 1912 ya da 1945) görerek, hızla endüstrileşmeye yani çağdaşlaşmaya başlayarak, Amerika’nın yardım paketi adı altında sömürüsünü reddetmiş ve mucizesini tek başına kalkınarak tüm dünyaya göstermiştir. Onlar, gelişmekte olan ülkelere acil reçete gibi önerilen İMF programlarını kabul etmeyerek, aslında küresel yardımın, yerel yardımlardan daha tehlikeli olduğunu görmüşlerdir.

Aslında benim fikrimce Japonya bir mucize gerçekleştirmemiştir. Beklenmedik olanı yapmıştır. Batılılaşma yerine çağdaşlaşmıştır. Bu nedenle Japon mucizesi değil, Japon çağdaşlaşması demek doğrudur. Elbette Evren Paşa gibi kapıları dış dünyaya kapatmak çözüm değildir ama her türlü üretimden de geri kalarak düşünce fakiri olup, özenti zenginliğinin patronlarının ekmeğine de bal sürmeye lüzum yok. Çünkü küreselleşmeye çanak tutanlar trafikte mendil satanları, emeklilik kuyruğunda bekleyenleri göremezler. Bu da aslında benim çok hor gördüğüm bir davranış değildir. Erdemli bulmadığım ve erdemli olması gerektiğini düşündüğüm insana yakıştıramadığım bir davranıştır. Evet, zenginlik küreselleşirken, fakirlikte kendi kaderine terk ediliyor. Küreselleşme toplumu ikiye bölmüştür. Bir tarafta fakirliği kişinin kendi suçu sayan İngiliz felsefesi, diğer tarafta komşunun açlığını kendi kabahati sayan bir Türk Atasözü. Öyle ki küreselleşmeye göre zenginler: Az sayıdadır; mobiller yani seyahat alanları sınırsızdır çünkü onlar dünyalıdırlar; bütün imkanlarlardan yararlanabilirler çünkü parayı verip, düdüğü çalmaz çaldırtırlar. Küreselleşmeye göre zengin olmayanlar: Sayıları çoktur ve gittikçe çoğalmaktadırlar; İmmobilizedirler çünkü alanları kısıtlıdır, onlar bölgeseldir; imkanları kısıtlıdır çünkü paraları ancak gıdalarına yeter; bence en vahimi kimlik bunalımı yaşamaktadırlar. Elbette bu tür bunalımdır daha evvelden de vardı ama kronikleşmemiş boyutta idi ve orta tabaka diye bir sınıf vardı. Küreselleşme canavarının yarattığı iki uç arasındaki en büyük fark, zaman-mekan farkıdır.

İnsanlığın ayrı zamanlarda, farklı mekanlarda geçirdiği bu evre bana canlı canlı katliam geliyor. Soruna kaybedenlerin yani düdüğü çalamayanların tarafından bakanlar, ucuz popülarizm ile suçlanıyorlar. Çünkü burada esas oğlan küreselleşme olduğundan, yerelleşme ile kendi kaderlerine terk edilen ikinci grubun immobilize olmaları gerekçesiyle, çölde kendini arayan zaman fukarası post-modern insanının, bu tarz yerel sorunlarla yolundan edildiği düşünülüyor. Çünkü milliyetçilik, fakir adamın haddine mi düşer o önce karnını doyursun deniliyor. Olur! Başka? Sana ne kardeşim! Git paranı say. Politika-hükümet-devlet, gittikçe zayıflamaktadır. Bunun en büyük sebebi, ekonomik çöküşe çare bulunmamasıdır. Bu nedenle çağımızda devlet evlilikleri yapılmaya başlandı: Avrupa Birliği’nin Euro yani tek parayı geçişi bu evliliğin göstergesidir. Kuması olur mu acaba? Modern bürokrasinin etik bir otorite halini aldığını, dolayısıyla insanların iyi ve kötü arasında tercih yaparken, bireysel sorumluluklardan kendilerini azad ettikleri bu zorlu çağda, kötülük öznelleşmiştir. Çünkü etik olan bu çağda yıpranmıştır.Bu noktadan hareketle bir Türk deyimini hatırlatmak isterim: “Bana dokunmayan yılan kırk yıl yaşasın” “Gemisini kurtaran kaptan” Yeni taşınan kapı komşumuzla aylarca tanışmayız; kalabalık caddelerde gözlerimizi koyu renkli güneş gözlükleri arkasına saklarız; başkalarının acılarını her gün daha çok duyar hale geliriz ama doğrudan ilgilenmeyiz; ahlaki sorumluluklar almaktan gittikçe daha çok korkar oluruz... Elbette ki hepimiz bunlardan haberdarız. Ancak bu “farkındalığımız” bizi ahlaki potansiyeli yüksek özneler haline getirmiyor. Ya da özlem duyduğumuz o yakınlığın bizden uzaklaşmasını görebilmiş olmakta çözüm oluşturmuyor.

Philip Dick’in “Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?” romanın, beyaz perdeye uyarlanışında (Bıcak Sırtı) bir kadın şöyle der: “Ama sonra bunun sağlıksız olduğunu düşündüm. Yani yaşamın boşluğunu hissetmek... Sadece burada, bu binada değil. Her yerde. Hep tepkisiz kalmak... Fakat bu tepkisizlik eskiden bir akıl hastalığının belirtisi olarak tanımlanıyordu. Adı da geçerli tepki eksikliği idi...” Ne de doğru söylemiş. Akıl hastalığı düzeyinde tepkisiz kaldığımız bu post-modern dönemde, insanların siyasi ve ahlaki sakatlığı küreselleşmiştir. Nasıl mı? Alışveriş tutkusu ile sürekli eli boş gezinen, elinde bir kumanda ile kanal kanal vakit öldüren, nereye giderse gitsin kendini yabancı hisseden, mekansal olarak sürekli dolaşan ama gerçekte evinden ve alıştığı ilişkilerden başka yer keşi yapmayan alışkın, yaşamı riskler ve tesadüfler bütünü olarak algılayan oyuncu... Bu figürlerin hepsinde insan yalnızdır: Barda, alışverişte, kalabalık tatil mekanlarda karşılaştığımız insanlar, aslında birer yüzeyden başka bir şey değildir. Çünkü dünya kalabalıklaştıkça, biz daha az insana dokunmaktayız, daha çok yalnızlaşmaktayız. Tam buradan yola çıkarak size eğitimini aldığım bilim dalında yeni öğrendiğim ve beni oldukça umutlandıran bir gerçekten bahsetmek istiyorum. Bunca karamsarlığın içinde yeni bir ahlaki potansiyel ortaya çıkacaktır. Çünkü benlik, sorumluluktan kurtulamaz. Ötekini kendiyle düşünmek ister. Ben demekten ziyade, biz demek ister.


TÜRKLERİ KİM ADAM EDER!?

GÖKÇEN ÇATLI 

Öncelikle adet yerini bulsun diye, yeni yıl dileğimi sunayım: Yeni nurunuz kutlu olsun, eskisini aratmasın ama unutturmasın da. Dikkatinizi şu satırlara çekmek istiyorum: ABD’de 1851’de Henry J.Raymond, George Jones, B. Wesley tarafından kurulan ve 1896’da Adolph S. Ochs tarafından satın alındıktan sonra ciddi bir yayın organı niteliği kazanan New York Times, 14 Aralık 1918’de bakınız bizler için neler yazmış: “Bize göre Türkiye’nin düzenli bir yönetime kavuşabilmesi için tek çare, ülkenin Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden derlenmiş bir yabancı yöneticiler grubunun denetimi altında yönetilmesidir. Kendi kendilerini yönetmekten aciz olduklarını ispatlayan Türk’lerin üstün bir kuvvet tarafından denetlenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.”

Londra’da epeyce kulis yapan bu zihniyet, Türklerin ABD tarafından adam edilme talebiyle rafa mı kaldırıldı dersiniz? Bizim bakamadığımız, bakmaktan aciz kaldığımız ya da aciz bırakıldığımız, eskilerin deyimiyle koca imparatorluğumuzu, astığı astık kestiği kestik kudretli ulusumuzu “öteki” yönetmek istermiş... Namus anlayışımıza, var olma sebebimize, tabiatımıza aykırı gelen ne varsa “çabuk sindir” diye verilen gaddarca bir emir gibi. Dayanamıyorsan kendini uçurumdan at der gibi...

Çok şükür yara bere içinde de olsa o yılları atlatabildik peki ya şimdi? Başı dik milliyetçi kardeşlerimizin verdiği mücadele örneğiyle “sindirmiyorum” “seni atmaya gücüm yok ama kendimi de uçurumdan atmıyorum” “emrini geri iade ediyorum” diyebilme cüretini gösterenler ve bu doğrultuda harekete geçenlerin de “icabına bakıldığı” bu yıllarda, delikanlılık gibi milliyetçilik de fayda etmiyor. Öyle ki devlet, milli odaklarına sırtını çevirince çağdaş; devlet millileriyle omuz omuza mücadele edince de malum damgayı yiyor. Bugün AB, İMF, Dünya Bankası gibi uluslar üstü kuruluşların, küresel pazarda Batı ve ABD’nin sözcülüğünü yapmasıyla, toplumların kaderi maddesel boyuta iyice çekilmiştir. “Paran kadar milliyetçi ol” zihniyetiyle, gelişmekte olan ülkeler tehdit edilmekte ve nazikçe budala muamelesi görmektedir.

Bugün Türkiye’ye baktığımızda: elimizi sallasak koloni halinde üreyen yabancı kuruluşlara ve onların elemanı sıfatıyla hizmet veren Türk işçilere; iç politikadan ziyade dış politikanın endeksiyle karar alan bir hükümete; biz kimiz, ne sever, ne sevmeyizden ziyade onlar bizi nasıl sever, nelerin acilen reformu yapılmalı gibi teslimiyetçi bir Türkiye portresi görüyoruz. Öte yandan, tek partili bir yönetimle de küreselleşmenin bir modelini seçmiş oluyoruz: ya bu ya hiç! New York Times’in 1918’deki yazısına tekrar dönecek olursam... ABD’nin Japonya’ya attığı “Hiroşima atom bombası” ardından maddi-manevi enkaza dönen Japonya, ABD’nin görevlendirdiği Mac Arthur yönetimi sayesinde bugünlerin güçlü ülkesi haline gelebildi (!) Demek ki Batı’nın yöneticilerinde bir keramet var dersem sakın inanmayın, yalan. Kimi araştırmacı-yazar-çizer, Batı güdümüne girmenin faydalarını sıralarken, Japonya’nın ABD sayesinde nasıl bir mucize yarattığını iddia ediyor da bu sebeple konuya değindim.

Bir kere Japonya, ne Batı ruhu ne de Batı yardımı yahut Batı teslimiyetçiliğiyle kalkınmıştır. Tam tersine Japon ruhunu geliştirdiği, kültürünü eğitim haline getirdiği ve ben zihniyetinden ziyade biz demeyi her türlü işte başarabildiği için enkazını onarabilmiştir. Yani Batı’nın kerameti vs. yok. Bu yalanlara aldanmayalım. Ama ne yazık ki AKP, Osmanlı İmparatorluğu yıkılma aşamasındayken Batı’ya hayranlık besleyen ve teslimiyetçi zihniyetleriyle bugün hainlikle suçlanan Damat Ferit’çilere benzer bir siyasi mantaliteyle hareket etmektedir. Ne benim için, ne de bu ülkeyi sevenler için hükümetini beğenmemek-suçlamak marifet değil. Hatta utanç verici. Ama bölgesel mevzularımızda küresel davranan; sinir yoklaması yaparcasına Kıbrıs müzakerelerinde “el çocuğu” gibi davranan; bam tellerimize hücum eden; milli hadiselerde modern; dini hadiselerde tutucu davranan bir hükümete de kimse kusura bakmasın koltuk çıkmak bana göre değil. İnanın içime sinen milli bir davranışları olsa, yine devlet terbiyesinin köleliğiyle, esas duruşa geçerim ama böyle gayri ciddi ve dalga geçercesine yönetilmek istenilince de, bizlerin 1918’de adam edilme hadisesinin hortladığını düşünmeden edemiyorum.


KÜRESELLEŞME NAMLUSUNDA SANAL MİLLİYETÇİLİK

GÖKÇEN ÇATLI

Yaşamakta olduğumuz yüzyılın bu son dönemine post-modern dendiğini artık hepimiz biliyoruz. Post-modernlik, gerçeklik olarak kabul ettiğimiz herşeyin katıldığımız topluma bağımlı olduğunu ileri sürer. Saltık gerçeklik yoktur. Tersine, gerçeklik katıldığımız gruba görelidir. O halde hak, özgürlük, türe, güzellik vb. gibi kavramlar geçersizdir. Tümü göreli gerçeklerdir. Benim için hak, onun için özgürlük, senin için türe, ona göre güzel. Buraya kadar herşey güzel ama her akımın başka bir güçlüğe karşı oluştuğunu (ya da tersini) düşünürsek, post-moderlik küreselleşmeyi doğurmuştur diyemez miyiz? En azından etki, tepkiyi doğurur mantığından hareketle. Günlük hayatta çokça kullandığımız “zevkler ve renkler tartışılmaz” mantalitesine dahi aykırı olan küreselleşme, Napoléon’un ünlü “para para para” tabiriyle hortlamış olan Avrupa’lı bir canavar olamaz mı? Diyelim ki renkler de, zevkler de tartışılır ve herkes için en güzel renk beyaz, en hoş zevk de tatil yapmak olsun. Beyaz üzerine kurulmuş olan bir dünyada sürekli tatil yapan insanlar... imdat demez mi insan? Elbette bu örnek pek bir abartılı kaçtı ama Avrupa Birliği’ne üye toplumların yapılarındaki benzerlikler, yanılmalardan ibaret olamaz mı? ...devamı


TÜRKLERİ KİM ADAM EDER!?

GÖKÇEN ÇATLI

Öncelikle adet yerini bulsun diye, yeni yıl dileğimi sunayım: Yeni nurunuz kutlu olsun, eskisini aratmasın ama unutturmasın da. Dikkatinizi şu satırlara çekmek istiyorum: ABD’de 1851’de Henry J.Raymond, George Jones, B. Wesley tarafından kurulan ve 1896’da Adolph S. Ochs tarafından satın alındıktan sonra ciddi bir yayın organı niteliği kazanan New York Times, 14 Aralık 1918’de bakınız bizler için neler yazmış: “Bize göre Türkiye’nin düzenli bir yönetime kavuşabilmesi için tek çare, ülkenin Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden derlenmiş bir yabancı yöneticiler grubunun denetimi altında yönetilmesidir. Kendi kendilerini yönetmekten aciz olduklarını ispatlayan Türk’lerin üstün bir kuvvet tarafından denetlenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.”

Londra’da epeyce kulis yapan bu zihniyet, Türklerin ABD tarafından adam edilme talebiyle rafa mı kaldırıldı dersiniz? Bizim bakamadığımız, bakmaktan aciz kaldığımız ya da aciz bırakıldığımız, eskilerin deyimiyle koca imparatorluğumuzu, astığı astık kestiği kestik kudretli ulusumuzu “öteki” yönetmek istermiş... Namus anlayışımıza, var olma sebebimize, tabiatımıza aykırı gelen ne varsa “çabuk sindir” diye verilen gaddarca bir emir gibi. Dayanamıyorsan kendini uçurumdan at der gibi... ...devamı


KIBRIS’TA SON DURUM

GÖKÇEN ÇATLI

Ortalığı her dönemde karıştıran İsrail, ABD ve Sovyetler Birliği’nin organizasyonuyla 16 Mayıs 1948’de Filistin topraklarında devletini kurmayı başarmıştı. Bundan sonra da dünyanın hayrı kalmadı. Dünya, 1949’da “Demir Perde” ile komünist (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği liderliğindeki

Doğu) ve kapitalist (Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batı) olmak üzere ikiye bölünmüştü. Dünyadaki dengelerin bozulmasıyla, 1950’de Kore Savaşı çıktı. Sovyet lideri Stalin’in ölmesi ortalığı yatıştırmaya da yetmemişti. Ölümünden tam üç yıl sonra 4 Kasım 1956’da Sovyet güçleri, Budapeşte’yi yeniden işgal etti ve 250 bin Macar yurtdışına kaçmak durumunda kaldı. 13 Ağustos 1961’de Berlin Duvarı’nın inşaatıyla 3.5 milyon Alman Doğu’dan Batı’ya kaçtı. ...devamı


HUKUK KIBRIS’TA KATLEDİLMİŞTİR

GÖKÇEN ÇATLI

Türk kültür tarihiyle ilgili kimimizin haklı sebeplerle kızarak karşı çıktığı bazı noktalardan hareket ederek sözü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bağlamak istiyorum. 

Yabancı kaynakların bir çoğunda Türklerin fethetme özelliğine karşın yönetememe noksanlığı üzerinde hakim bir görüş vardır. Gerekçe olarak “göçebe toplum” özelliğimize dayandırılarak yerleşik hayata geç geçmemize atıfta bulunulur.

Türklerin çok iyi savaştığı muhakkaktır ancak diplomasisinin Batı kompleksi gereği de masada yenildiği çokça dile getirilir.

Yahut Türklerin savaşta kazandıkları topraklara kültürlerini yayamadıkları için kısa vadede çok kanla kazandıklarını, uzun vadede az tepkiyle kaybettikleri gibi benim de artık hakim bir düşüncem oluştu. Çünkü Türkler kazandıkları topraklara kültürlerini yaymazlar. Elbette kimine göre bu şöyle açıklanabilir: Türkler diğer azınlıklara duydukları saygı ve kendilerine olan güvenlerinden ötürü kültür (din-örf) yayılımcılığı gütmeyerek despot bir idareden kaçınmışlardır, bu da büyüklüklerini gösterir... Ancak bu bize hep çok pahalıya maal olmuştur. Çin’i savaşta yenmemize karşın, kültür savaşında mağlup düşmemiz gibi.

Türkler tarih yapar ama tarih yazamaz da denilir. Pek tabi yazar. Örneğin Orhun Yazıtları. Ama yazdığını kendi değil Danimarkalılar bulur. Yineleyecek olursam Türkler çok defa şanlı tarih yapmış ve yazmıştır ama okutamamıştır. Kendi yazdıklarımıza mı güvenmiyoruz, bizim bilim adamlarının yazdıklarını mı kaale almıyoruz bilemiyorum ama hep Batılı kaynaklara atıfta bulunur olmuşuz. Vah ki ne vah. Daha söylenecek kızılacak çok hadise var ama bunları esas konum Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bağlamak istiyorum. ...devamı


ASKER GİTSİN - GİDEMESİN

GÖKÇEN ÇATLI

Köklü bir tarihe sahip olamayan ülkelerin kuruluş felsefeleri de sağlam olmazmış. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte, yükselme ideolojisini saptayan ABD kendisine karşı tehlike arz edebilecek olan her ülkeye karşı saldırmayı benimemişti. Hiroşima faciası bunun en acı örneğidir.

11 Eylül ile birlikte büyük bir korkuya kapılan ABD'nin sindiremediği bir nokta vardı: O, saldırılan değil saldırandı. O, tehlike arz edeni kendi topraklarında vurur, vurdurur ve mümkün mertebe kendi devlet anlayışıyla yeni bir devlet yapılandırırdı. 11 Eylül şoku ile birlikte kendisine meydan okuyan bir terör faaliyetini öne sürerek öfkesini Afganistan'da çıkarmaya başladı ve hızını alamadan yürü ya kibrim dedi ve Irak'a sıçradı. ...devamı


GÜNDEM

GÖKÇEN ÇATLI

ÖNCE ABD ARDINDAN SIKI DOSTU OLAN İNGİLTERE VE ŞİMDİ DE BU İKİLİYE KATILAN İTALYA'NIN -Kİ İTALYA TARİHTEN DE BİR DİPNOT DÜŞECEK OLURSAK BU TÜR FORMASYONLARA HEP SONRADAN KATILAN OLMAKLA BERABER PASTADAN İYİ PAY ALAN OLMUŞTUR- IRAK ÜZERİNDE İŞTAHLARI "ŞİMDİLİK" KURSAKLARINDA KALADURSUN, DİĞER TARAFTA DA AVRUPA İÇERİSİNDE ÇALKANTILAR DOZAJINI ARTTIRMAKTA. AVRUPA BİRLİĞİ BÖLÜNÜYOR MU DERKEN BUNUN İLK SİNYALİ HEPİNİZİN MALUMU FRANSALMANYA BİRLEŞMESİYLE VERİLMİŞTİ. ESASEN İKİ DEVLET ARASINDAKİ BİR DÖNEMİN KÜSKÜNLÜĞÜNÜN UNUTULMASI İÇİN GİRİŞİLEN DOSTLUK, 1980'LERE DAMGASINI VURAN FRANSA ESKİ CUMHURBAŞKANI MİTTERAND İLE ATILMIŞ ANCAK İLİŞKİLER PEKİŞMEDEN KENDİLERİNİN VEFAT ETMESİ, BU BİRLEŞMENİN BİR DÖNEM İÇİN RAFA KALDIRILMASINA SEBEP OLMUŞ VE MİTTERAND'IN SIKI RAKİBİ YANİ ŞİMDİKİ FRANSA CUMHURBAŞKANI CHİRAC'IN KONUYU TEKRAR MASAYA YATIRMASIYLA TEKRAR GÜNDEME OTURMUŞTUR. PEKİ BU BİRLEŞME DÜNYA TARİHİ AÇISINDAN NELER GETİRECEK? BUNUN YANITINI HENÜZ RENGİ BİLE BELLİ OLMAYAN YENİ BİR BİRLEŞMEYLE CEVAPLAMAK SADECE VARSAYIMLARDAN İBARET OLACAĞINDAN KONUYU MEDYADA HİÇ YER ALMAYAN DAHA FARKLI BİR AÇIDAN DEĞERLENDİRMEK İSTİYORUM. ...devamı


TÜRKİYE UYU(MU)YOR

GÖKÇEN ÇATLI  •  01/03/2002

Ana haberleri artık olabildiğince uzun aralıklarla ve daha az bir zaman ayırarak izlemeye başladım. Çok şükür ki buna ne gereksinim duyuyorum, ne de manipüle edilen yanlış istihbaratları kaale alarak, neyin, kimin, ne olduğunu başkalarının verdiği kararla bende bir fikir uyandırmasına zemin hazırlıyorum. Maksadımın sebebi şudur: Türk siyasi hayatının, Brezilya dizilerinden hiç bir farkı kalmamsı. Bu dizilerde konu hep aynıdır. ...devamı


KIBRIS'IMIZ

GÖKÇEN ÇATLI  •  Temmuz 2002

Tarihe baktığımızda (ki toprak anlayışında bu kaçınılmaz) Anadolu kimin elindeyse, etrafındaki adalarda onun olurmuş. ...devamı

ERMENİSTAN'IN FAKİRLİK RAPORU

Komşu ülkelerden Ermenistan'ın ekonomik parametreleri de alarm veriyor. ...devamı


YARAMIZA TUZ BASMAYA DEVAM

GÖKÇEN ÇATLI  •  01/03/2002

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş aşamasından bu yana en felaketli dönemini ve düşmanları arasında dostlarını cımbızla seçip, ağat yakarak yitirdiği aşamalarının sarhoşluğunu hala üzerinden atamadı. Atması da şu aşamada pek muhtemel görünmüyor. Türkiyemiz bu yoğun bakımdan çıkıyor, çıkacak, çıkamayacak derken dipsiz bucaksız bir yerlere takılı kaldı! Türk tarihine bakıldığında, en vahim dönemimizdeki gerilemeden (jeopolitik, jeokültürel… kısacası her alanda küçülme) sadece %0.3’lük artı bir orana sahibiz. ...devamı


GÖKÇEN ÇATLI İLE RÖPORTAJ

Soru: Babanın ölümün üzerinden artık gün, ay, yıldan ziyade yıllar olmaya doğru bir gidiş var sende değişen bir şeyler var mı?

Cevap: Bundan böyle 3 Kasım'larda Abdullah Çatlı daha çoşkulu bir şekilde anılacak. Yurdumuzun her köşesinden gönüldaşlarımız gelmekte. Onlarla birlikte, anma gününün vesilesiyle her 3 Kasım'da bu buruk çoşku hepimizin toplanmasıyla sohbet havasında gerçekleşek. Çünkü Abdullah Çatlı yaşasaydı ülkülerinin her ne koşulda olursa olsun devam etmesini ister ve bunu sağlardı. Gönüldaşlarımız çığ gibi büyümekte çünkü artık çoğu yere artık ne yazıkkı güvenleri kalmadı. Onlar Ankara diyor ama Ankara malesef duymuyor. Biz bunu duyuruncaya kadar, ölmedik ayaktayız. ...devamı


GÖKÇEN ÇATLI İLE SORU-CEVAP

Soru: Babam Çatlı kitabınızla, geniş bir okur kitlesine sahip olmanıza rağmen sizi hiç bir imza gününde görmedik. Neden?

Cevap: Öyle yakıştırılsa da ben henüz bir yazar değilim. Açıkcası çabuk yapıştırılan olumlu etiketlere karşı da çok sıcak bakamıyorum. Aksi bir durum söz konusu değildi ama yine de okuyucumla buluşmak için kitabın başarısını hazmettiğimden emin olmam ve gösterilen alakayı hak ettiğime inanmam gerekiyordu. Önümüzdeki günlerde, bağlı olduğum Timaş Yayınlarınca ilk kez bir imza günüm olacak. 20 Ekim Cumartesi günü saat 15:00 ile 18:00 saatleri arasında, Eyüp’te Boğaziçi Kitap Fuarında bulunacağım. ...devamı


INTERNET'TEN SİPARİŞ VERMEK İÇİN 

tıklayın

YURTİÇİ VE YURTDIŞI SATIŞ NOKTALARIMIZI ÖĞRENMEK İÇİN  tıklayın

FOTOĞRAFLARLA ABDULLAH ÇATLI 
VE AİLESİ

BÜTÜN RESİMLER İÇİN 
tıklayın